“1934 yılında Soyadı Kanunu çıktı, her Türk kendine bir soyadı alacaktı. Herkes kendi soyadını kendisi seçtiği için insanların bütün gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı. Dünyanın en cimrileri ‘eli açık’, dünyanın en korkakları ‘yürekli’, dünyanın en tembelleri ‘çalışkan’ gibi soyadları aldılar. Bir mektup yazabilecek zamanda ancak imzasını atabilen bir öğretmenimiz kendisine ‘Çevikel’ soyadının almıştı. Irkçılığın yayıldığı günler olduğundan, özellikle Türklüğü karışık olanlar ırkçılığı anlatan soyadlarını kapışıyorlardı. Her türlü yağmada hep sona kaldığım için güzel soyadı yağmasında da sona kaldım. Bana, ortada böbürlenebileceğim bir soyadı kalmadığından, kendime ‘nesin’ soyadını aldım. Herkes ‘nesin’ diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim.”

Aziz Nesin, asıl adı Mehmet Nusret, 1915 yılında İstanbul’da doğdu.

Türk öykücülüğünün önemli ismi, yazar, gazeteci Aziz Nesin'in ölümünün 18. yıldönümü. Türk edebiyatının ve mizahının bu büyük ismini Aziz Nesin'i saygı ve özlemle anıyoruz.

İsmet İnönü, ‘Aziz Nesin’in her yazısını yeni Türkçe’nin bir ileri eseri olarak görmeye çalıştığını, bu inançla ve zevkle okuduğunu ‘ belirtikten sonra şunları söylemiştir:

“Siyasi bakımdan bir yazısı aleyhimde olsa bile, onu da Türk Edebiyatı’nın ve dil devriminin bir başarısı sayarak değerlendiririm. Dilimizin, büyük amacına, az çok zaman geçse de mutlaka erişeceğine inanıyorum. Bu amaca varmada, Aziz Nesin adı, safta saygı kaplayanlardan biri olacaktır.”( 24.5.1969)

Toplumun kimi tiplerini olağanüstü bir ustalıkla karikatürleştiren, bürokrasiyle alay eden, devlet çarkının işleyişindeki bozuklukları gülünçleştiren yapıtları, adının yurt sınırlarını aşarak başka ülkelerde de tanınmasını sağladı. Buna karşılık, savunduğu görüşlerden dolayı sık sık kovuşturmaya uğradı; yargılandı; hapis ve sürgün cezaları çekti. Toplumun her kesiminde, her gün yaşanan olayların çelişkili yanlarını, bunların doğurduğu gülünç durumları, her çevrede rastlanan tipleri konu edinen gülmece, romanlar yazdı.

Yapıtlarında toplumsal bozuklukları, haksızlıkları, fırsatçılığı, bürokrasiyi, yanlış değer yargılarını kıyasıya eleştirdi. Çok geniş toplulukların kolayca sevebileceği canlı, hareketli, dolambaçsız bir anlatım yolu izledi. Bir yandan güldürürken, bir yandan da duygulandıran ve düşündüren bir yazar oldu. Onun anlattıklarına benzer terslikler, güldürücü olaylar, küçük insanı, ilerici aydını ezen bozukluklar geniş topluluklarca "Aziz Nesinlik Olay" diye adlandırılmaya başlandı. Günlük olaylardan, gazete haberlerinden, politikadan esinlenen A. Nesin'e zaman zaman masallar ve halk hikâyeleri de çıkış noktası oldu. Hikâye ve romanlarındaki bu tür konular ve somut insan ilişkilerine karşılık, oyunlarında insanın kişiliği, ahlaksal, toplumsal konumu gibi temaları yer yer somutlamalara yönelerek işledi. Ancak alışılmış yapıtlarının çizgisini sürdüren oyunlar da yazdı; kimi yapıtları sahneye aktarıldı.

Aziz Nesin’in öykülerinin iki ayrı zaman ve anlatım biçimi vardır. Günümüzde, hiç değilse günümüze yakın günlerde, çağımızda/yurdumuzda geçen olayları anlatanlar(ki bunları bazen kahramanları anlatır.) Uzak bir çağda, belirsiz bir ülkede yaşanmışları bir masal/kıssa üslubuyla aktaranlar…

“Aziz Nesin’in bütün özellikleri, daha da çok direnme gücü, onu, çağımızın büyük bir güldürü yazarı yapmıştır. Gülmesini bilen yaratık, sevmesini de, düşünmesini de, oynamasını da bilir. Aziz de tıpkı Nasrettin Hoca gibi güldürürken düşündürür de” diyor Yaşar Kemal.

“O bir bayraktı… Büyük bir uyarıcıydı! Sarsıp silkeleyen bir aydındı! Türkiye’nin de bir şansıydı. Böylesi bayrak açan aydınların kıtlığını yaşıyor dünyamız da.”

(11 Temmuz 1995, Cumhuriyet Aziz Nesin Özel Eki) Server Tanilli

“Azizim Aziz… Gerçeğe hu!. Ne ki binlerce öyküsünden, seksen yüz kitabından, seksen yıl haykırdığı düşüncelerinden, dobra dobra sözlerinden nasıl kurtulacaklar?”

(11 Temmuz 1995, Cumhuriyet Aziz Nesin Özel Eki) Fikret Otyam

Türk edebiyatının en önemli yazarlarından Aziz Nesin, Nasrettin Hoca ile ilgili pek çok yazı yazmış ve pek çok kez Akşehir’e gelip mezarını ziyaret etmiştir.

“Tek başlarına bütün ulusu, tarih boyu yaşadığı sürece temsil eden kişiler vardır. Shakespeare dediğimiz zaman bütün bir İngiltere anlaşılır. Moliere demek bütün bir Fransa demektir. Goethe bir başına Almanya’dır. Dante İtalya’dır…

Aziz Nesin, Nasrettin Hoca için topluluk önünde konuşmaktadır. Kalabalıktan biri, Aziz Nesin’e, “Nasrettin Hoca’nın torunları olan bizlerin de nükte zekâmız olduğunu söyleyebilir misiniz?” diye sorar. Aziz Nesin’in bir süredir Türkiye’deki siyaset dönüşümü nedeniyle öfkesi burnundadır. “Hayır” der, Türk milletinin % 60′ının zekâ seviyesiyle ilgili o malum olumsuz söylemde bulunur. Bir uğultu duyulur. Ortam gerilir. Dışarı çıktıklarında Müjdat Gezen “Aziz Bey, neden böyle bir şey söylediniz?” der. İşte Aziz Nesin’in cevabı: “Aslında yüzde 92 diye geçti içimden… Ama ağzımdan % 60 çıktı…” Yani konu, 1982 Anayasası’nın yüzde 92 oyla kabul edilmesi. Bir kara mizah…”

Türk mizahının hem mirasçısı hem de yenileyicisi olan Aziz Nesin, geleneksel mizahtan çağdaş bir anlayışla yararlanır, bu dünyanın yaşama biçimine, değerlerine, insan ve toplum anlayışına mizah penceresinden bakar. Bu özelliği, yazdığı bütün hikâye, roman, oyun türlerinde görülür.

Sabahattin Ali ile birlikte ‘Markopaşa’ dergisini çıkaran Aziz Nesin, bu derin cinayeti önceden bilenlerden biridir. Cinayet kamuoyuna yansımadan 15 gün önce Aziz Nesin Emniyet’e çağrılıyor, Ali’nin eşyaları ve ceset parçaları gösterilerek teşhis etmesi isteniyor.

Aziz Nesin'i mizaha yönelten hem dış (gözyaşları içinden geçip gelmesi), hem de iç etkenlerden (yoksunluğa, yoksulluğa duyulan öfke, hınç alma duygusu) söz edilebilir. Onun mizahı genel çizgileriyle "yıkıcı mizah" türüne sokulabilir. Ancak halkın yararına yapılan mizah, tıkıcılığı yapıcılığa dönüştürür. Yaşamı ile yazdıkları arsında bir paralellik kurulabilir. O, "neyi yaşıyorsam onu yazıyorum" derken, aslında sıradan bir olay anlatıcısı olmadığını göstermektedir. Okuru, yaşantıları yabancılaştırarak, yaşantıda gizlenmiş olan bireysel, toplumsal yabancılaşmayı görmesini sağlamaya çalışır. Böylece okur kendi kendisine gülerek ve düşünerek özeleştiriye yönelecektir.

Aziz Nesin'in şiire dönüşü 1980'li yıllara rastlar. Şiirlerinde salt yaşadıkları yansımaktadır. Diğer deyişle şiirine doğrudan yaşamını katar.

Amacı düpedüz, dosdoğru söylemek; onu şiirleştirirken bütün yardımcılardan kurtulmak, çırılçıplak bırakmaktır. Nesin ancak bu yoldan gidilerek salt şiirin bulunabileceğine inanır.

Aziz Nesin “çocuk” kavramına önem vermiş, bu kavramın üzerine eğilmiş bir yazardır. Aziz Nesin’in çocuklara verdiği önemi ve değeri onlar için yazdığı öykülerinde ve masallarında yeterince görebiliyoruz. Yazarın çocukları önemseyişi yalnızca yazıda ve sözde kalmamış, bunu uygulamaya koyarak 1972 yılında Nesin Vakfı’nı kurmuştur.

Nesin vakfı ortalama 41 çocuğu ve 21 çalışanıyla büyük bir ailedir. İlkokul çağına girmeden vakfa katılan çocuklar kendi ayakları üstünde duruncaya kadar vakfın koruması altındadır.

Vakıfta her çocuğun ayrı bir odasının olması, 25000 kitaplık kütüphanesi, tiyatro salonu, yüzme havuzu, spor ve oyun alanları, seramik atölyesi, müze, bilgisayar odası bulunması da Aziz Nesin’in çocuklara verdiği önemin bir göstergesidir.

Büyüklerin çocukları anlayamadığını düşünen yazar “Ben de Çocuktum” adlı kitabının önsözünde şöyle seslenir küçük okuyucularına:

“Büyümüş insanlar; genellikle çocukluklarında yaptıklarını bir zamanlar çocuk olduklarını unuturlar. Kendilerini hep o büyümüş yaşlarında sanırlar. Sanki onlar 10-15 yaşlarındayken de 30-40 yaşlarında olduğu gibi düşünüyorlardır, öyle sanırlar. İşte bu yüzden, bizler yani ana babalar, öğretmenler, yazarlar, çocuklarımıza her zaman gerektiği gibi davranamayız…”

"Sevgili çocuklarım! Sizler de günün birinde ana baba olacaksınız. İyi birer ana baba olabilmeniz için, bugünkü günlerinizi, çocukluklarınızı, çocukluğunuzda yaptığınız yanlışları bir zamanlar çocuk olduğunuzu unutmamaya çalışınız…”

Aziz Nesin çocukların eğitimini de fazlasıyla önemsemiştir. Çocukların hayatı tozpembe olarak görmesini istemeyip yazdığı öykülerde yaşamı doğrularıyla yanlışlarıyla anlatmaya çalışmıştır. Yazar “çocuktur nasıl olsa” diye aldatmayı, her şeyi yalnızca iyi yanlarıyla göstermeyi kabul etmez. Çocukların daha küçük yaştan gerçekleri görmesi gerektiğini savunur.

Yazar bu konudaki düşüncelerini “Eğitim Konusunda Vasiyetimdir”’ adlı üç bölümlük yazısında toplamıştır. Bu yazısını kaleme almasındaki amaç ölümünden sonra vakfın, koruduğu çocukların sadece maddi ihtiyaçlarını karşılayan ve onları okullarda okutan bir kurum olarak kalmasını istemeyişi ve bunu ötesinde çocukların nasıl bilinçlendirilmesi gerektiğinin, hangi yöntemle, hangi ilkelere dayanarak ve ne amaçla eğitileceklerinin bilinmesi için yazılı olarak saptamak isteyişidir.

Fazlı Kamalı