BİR ÖZGÜRLÜK GÜVERCİNİ,

ŞİİRİN SPARTAKÜS’Ü NÂZIM HİKMET…

Cezaevi denetimine Adalet Bakanlığı'ndan bir müfettiş gelir. Bir kaç gün denetim yaptıktan sonra müdüre:

"Nâzım da buradaymış, çağır da görelim nasıl biridir?" der.

Nâzım'ı odaya getirirler. Müdür koltuğuna iyice kurulan müfettiş Nâzım'ı tepeden tırnağa süzer ve:

"Demek Nâzım Hikmet sensin" der.

Nâzım'a oturması için yer göstermez. Kısa bir konuşma sonrası, "Gidebilirsiniz" der.

Nâzım tam kapıdan çıkarken durur ve müfettişe:

"Ömer Hayyam adını duydunuz mu?" diye sorar. Müfettiş hemen atılır:

"Kim duymaz Hayyam'ı."

Nâzım:

"Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi?" diye sorar.

Müfettiş şaşırır. Nâzım konuşmasını sürdürür:

"Görüyorsunuz sanatçıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsayamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama dönemin Adalet Bakanı'nı ve sizi kimse anımsamayacak" der.

Müfettiş yaptığı yanlışı anlar, Nazım'ı geri çağırır ama Nazım koğuşunun yolunu çoktan tutmuştur.

Sahi, kimdi o dönemin Adalet Bakanı?

Kafalarında seçim sandığı taşıyan siyasetçiler unutulacak; aydınlara, sanatçılara, boyun eğmeyen gazetecilere en acımasız cezaları verenler unutulacak; eşkıyalar unutulacak; beyinlere dikenli teller dolayanlar unutulacak; devlet başkanları, kırmızı plakalı arabalara tırmanmış başbakanlar, bakanlar unutulacak...

Ama resimleri ile Dinolar, Arbaşlar; romanları, öyküleri ve yazıları ile Yaşar Kemaller, Aziz Nesinler, Leyla Erbiller, Rıfat Ilgazlar, Sabahattin Aliler; şiirleri ile Nâzım Hikmetler, Ahmed Arifler, Hasan Hüseyinler hep yaşayacaklar!

Yasak üstüne yasak konsa da yaşayacaklar; adları okul kitaplarından çıkarılsa da… Şiirlerinden, yapıtlarından tek cümle dahi söz edilmese bile yaşayacaklar!

Türküler söylendikçe, seni seviyorum gülüm dendikçe, bu ressamlar, bu yazarlar, bu şairler hep anılacak! Yasak olsa da anılacak, yasak olmasa da anılacak... Bugün salonlarda anılacak, yarın alanlarda, sokaklarda anılacak...

Devletlüler unutulacak… İlkellikleri dışında bir iz bırakmadan unutulup gidecekler bir bir. Nazım Hikmet ise şiirleri ile kalacak yarınlara...

Çünkü tarih cellatları değil, onlara direnenleri yazıyor.

Dün böyleydi, yarın da böyle olacak.

Hamurunu öyle bir yoğurmuştur ki Nâzım, doğumunun 114. yılında bile dalgalanan bir gurur bayrağımız var. Hep ihmal edileni, göz almayanı, öne çıkmayanı, ama her şeyi var edeni gözeten bir kimliğin kalıcılığıdır Nazım Hikmet. Vaveylaların, çalımların, yöneticilerin, starların, sahnedeki başrolüne kapılmadan, gerçekle el ele veren ve bu uğurda doğru bildiğini “muteber adam” olmak için söylemekten imtina etmeyen.

Nâzım Hikmet'in yaralı ve ışık dolu yüreğiyle açtığı ateş söndürülemedi. Zindan karanlıkları, yıllarca süren özlemler, adına konulan yasaklar bile Nâzım Hikmet'i halkının yüreğinden söküp atamadı.

Dünyayı kucaklayan şiirleri beyinlerden defterlere, defterlerden yüreklere taşındı. İnsanın, sevdanın, güzelliklerin, özgürlüğün türküsünü söyleyen Nâzım Hikmet ülkemizin ve halkımızın aydınlık savaşçısı olarak onurumuzu ve vicdanımızı temsil eden bir şair olarak yaşadı.

Evde, sokakta, hapiste, sürgünde, trende, uçakta, vapurda... Nerede yazılmış olursa olsunlar, onun insana inanan, hayatın gücüne güvenen, umutla dolu şiirleri dün olduğu gibi bugün de insanlarla konuşmaya devam ediyor. Savaşan devrimcilerle olduğu kadar sevgilisini düşünen âşıklarla da, hayata küsenlerle olduğu kadar hayata sımsıkı bağlı olanlarla da, okuma yazma bilmeyenlerle olduğu kadar kafaları bilgi dolu aydınlarla da konuşmayı sürdürüyor o şiirler.

Nazım’ı büyük ve güçlü yapan, yaşamında olduğu kadar şiirinde de devrimci bir tutum izlemesidir. Bu, onun sosyalizme olan inancıyla doğrudan ilintilidir. Kavganın bizzat içinde olması, örgütlü oluşuysa, burjuva sanat sevicilerinin aksine şiirini kısırlaştırmamış, tam tersine özgürleştirmiş, ona felsefi açıdan derinlik, estetik açıdan ise anlam zenginliği katmıştır. Nazım’ın aşk şiirleri de kavga şiirleri de sosyalizmin özgürleştirdiği bir bilincin yansımaları olarak çıkar karşımıza. Okurken insanlığımızı hissederiz, değişiriz.

Nazım’ın sosyalizme ait oluşu onun evrenselliğini de beraberinde getirmiştir. “Taranta Babu’ya Mektuplar” adlı şiiri Habeş, “Benerci Kendini Neden Öldürdü?” adlı şiiri Hindistanlı, “Jakond ile Si-Ya-U” adlı şiiri Çinli, “Kız çocuğu”, “Japon Balıkçısı” adlı şiirleri ise Japonyalı bir devrimci şairin kaleminden çıkmış gibidir. Kalbi dünyanın dört bir yanında devrim uğruna verilen mücadeleler için çarpar.

“Karanlıkta Kar Yağıyor” bir İspanyol devrimcisinin, “Beyaz Karanfilli Adam” Yunanistan’da kurşuna dizilen bir devrim savaşçısının yürek çarpıntısı ile yazılmıştır. İşkencede direnişin sembolü olan Tanya’dan Kübalı işçiye, Port Saidli savaş kurbanı küçük Mansur’dan devrim şarkıcısı Robson’a, Sovyetler’de, Küba’da devrimin önderlerinden Çek şairi Nezval’e kadar çağın tüm önemli olaylarında yer alan insanlardır onun şiirlerinin kahramanları.

İnsanları savaşa, barış için savaşa, emperyalist savaşlara karşı savaşa çağıran şiirleri, bir avuç asalak burjuvanın içki sofralarını aydınlatan zayıf bir mum ışığı değil, bilakis tüm dünyadaki ezilen halkların ve işçi sınıfının ufkunu aydınlatan güneş olmuştur.

Bugün yalnız Türkiye’de değil, acının açlığa katık edildiği, kirli savaşların hüküm sürdüğü tüm ülkelerde insanlar onun şiirlerini okumayı sürdürüyorlarsa, bunun bir anlamı olmalı.

İşkencehanelerde, zindanlarda direnen tutsaklar onun şiirlerini dillerinden düşürmüyorlarsa, o şiirlerden güç alıyorlarsa, bunun bir anlamı olmalı.

Faşizmin kol gezdiği, özgürlük sözcüğünün hece hece kurşuna dizildiği kentlerde onun şiirleri de yasaklanıyor, kitapları gömülmek, yakılmak zorunda bırakılıyorsa, bunun bir anlamı olmalı.

1 Mayıs 1976 günü Taksim alanında okunan şiirleri gürül gürül akan bir çağlayan gibi beşyüz bin emekçiyi coşturuyor, bayrak gibi dalgalandırıyorsa, bunun bir anlamı olmalı.

Kahpe faşist kurşunlarıyla şehit düşen yoldaşlarının cenazesinde on binlerce devrimci genç bir ağızdan onun “Akın var güneşe akın/Güneşi zaptedeceğiz/Güneşin zaptı yakın” dizelerini haykırabiliyorsa, bunun bir anlamı olmalı.

Ve insanların bilinçlerinin lime lime edildiği baskı dönemlerinde, gencecik bir insan altında ismi yazılı olmadığı için Nazım’a ait olduğunu bilmeden “Tahir ile Zühre Meselesi” adlı şiirini okuyup içindeki karanlıkta bir yıldız parlayabiliyorsa, bunun bir anlamı olmalı.

İşte şiirin gücü, işte Nazım’ın gücü. Kimi yerde bir şair olarak bir örgütün yapamayacağı bir işi başarmıştır Nazım.

Onun şiiriyle tanışmıştır birçok insan sosyalizmle. Bir şiirin insan kalbinde yarattığı sıcaklık, bilincinde çaktırdığı bir kıvılcım yepyeni bir dünyanın kapılarını açmıştır birçok devrimciye. Bir anlamda Nazım devrimden ve sosyalizmden aldığı gücü devrime ve sosyalizme armağan etmiştir yine.

Türkiye'nin siyasal-toplumsal yaşamıyla örtüşen Nâzım Hikmet'in yaşamı aynı zamanda demokratikleşme, özgürleşme, emeğin savunulması ve bağımsızlık kavgasının da tarihi gibidir. Bu anlamlı tarihi sahiplenmek ve Nâzım Hikmet'i gelecek yüzyıllara taşımak Türkiye'deki tüm özgürlük ve aydınlık savaşımcılarının zorunlu görevlerindendir.

O sevda ve şiir koşusunun,En uzun kilometresini koştu ülkemde. Hala en önde koşuyor, özgürlük, hürriyet, sevda yarışında. Karadeniz gibiydi onun sevdası. Bir sahilden diğer sahilleri kucaklıyordu dalga dalga, sevda sevda… Yanarken vatan hasretiyle yüreği.

Bütün dünyaya mâl olmuş devrimci sanatçı kişiliği ve şiirleri ile önemli bir kısmını duvarlar ardında geçirmesine karşılık düşüncelerinden taviz vermeyen savaşçı üretken kimliğiyle koca bir yaşamla içi sevgi dolu bir insanı anlatmak o kadar güç ki. Toprağımızın onuru Nâzım Hikmet'i, doğumunun 114. Yılında saygıyla anıyorum.

Ve haykırmaktan imtina etmiyorum:

Güneşi içenlerin türküsünü birlikte söyleyebilen,Sözü söz, aynı yürek çarpıntısı,Yol arkadaşı, can yoldaşı Aynı güzel günlere, güneşli günlere,Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan

Ekmek, gül ve hürriyet günlerine inanan,Yumruklarıyla erkek,Gözleriyle çocuk, dost olan,Yârin yanağından gayri,Her yerde hep beraber diyebilen,Motorları maviliklere sürebilen,Güneşe beraber gülen,Beraber döğüşebilen yoldaşlara selam;

Bir Türkiye şarkısı,Bir özgürlük güvercini,Şiirin Spartaküs’ü,Tepeden tırnağa insan, tepeden tırnağa kavga ve ümitten ibaret,Toprağımızın onuru Nâzım Hikmet’e hasretle…

Ölmek, sadece bir daha gün ışığı görmemektir. Kimileri içinse, bir daha Nâzım'ın şiirlerini okuyamamaktır.

İyi ki doğdun Nâzım…