TOPRAĞA DEĞİYOR YELELERİ ÖZGÜRLÜĞÜN…

(Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet’in başkaldıran hatırasına…)

Şair ve yazarlar benim yüreğimde çağlayan ırmaklardır. Yüreğimde o ırmaklar ki bentlerini dinlemezler, yıkar geçerler insanı. İşte Orhan Veli de Türk Edebiyatı’nın hep o alışılagelmiş akışını yıkıp geçen ve Türk şiirini her zamankinden daha büyük bir denize kavuşturan şairdir.

Dev bir anıt düşünelim. O anıt, öyle bir yerde olanca kudretiyle duruyor ki onu yerinden söküp almaya kalkanlar onun altında kalıyor. Can veriyor. İşte Orhan Veli de şiirin kudretli anıtıdır. Çünkü o, Türk şiirinin kaderini değiştirmiştir. Hatta kimilerine göre Orhan Veli Türk şiirinin kaderidir.

Orhan Veli… Türk şiirinin ‘zincirkıran’ı, ‘kasket giydiren’i, ‘sivilleştiren’i, ‘Açıkhava ozanı’...

“Hafiften bir rüzgâr esiyor önce, yavaş yavaş sallanıyor yapraklar dallarda. Sucuların hiç durmayan çıngırakları, balıkçıların çektiği ağlar, Kapalı Çarşı, Mahmut Paşa… Avlularda güvercinler…”

O’nun şiirinde hep bir tasvir göze çarpar. Özellikle tabiat tasviri. Ama bu tasvir asla insansız değildir.

İstanbul’u Dinliyorum şiiri örneğin… Şiirde gözden kaçmaması gereken bir varlık vardır ki o da kadındır. Orhan Veli, şiirinde kadına yeni bir anlam yüklemiştir. Artık o kaş, göz, saç değildir. Bir hayat macerasının sırlı ifadeleri olan jestleri, muhayyilemizde canlanır. Öylesine asil ama bir o kadar da realist…

“Ben senin hayranınım, esirinim. Her şeyinin hayranı, her şeyinin esiri. Yüzünün, saçlarının, vücudunun, kokunun, sıcaklığının, her şeyinin. Senin için neler duyduğumu anlayabilmeni hakikaten çok isterim. Ah buna bir inanabilsem. İnanamıyorum. İnanmama maniolan da senin kendi sözlerin. Diyordun ki ‘Ben başkalarından ne mektuplar aldım’. Ama ne çare ki onlar mektup, benimki hakikat. İş mektup yazmaya kalsa, yani mesele sadece bir edebiyat meselesi olsa ben de bir şeyler söyleyebilirim. Ama ne yapayım ki mesele benim için bir edebiyat meselesi değil. İşte bunun için değil mi zaten mektup yazmaya kalktığım zaman, elimden duyup düşündüklerimi çırılçıplak söylemekten başka hiçbir şey gelmiyor.”

Orhan Veli’nin esir olduğu kadın, en kıymetlisi Nahit Hanım’dan başkası değildir.

Bazı eleştirmenler der ki, “Orhan Veli vezin ve kafiyeye saldırdı, onu yok saydı.”

Ben de hep derim ki “Bazen yok saymak gerekir.” Yok saymak, kuralları yıkmak edebiyata iyi gelir.

Onun için en sık söylenmiş sözlerden biri şöyle : "Türk şiirine kasket giydirdi."

Ne demek "Türk şiirine kasket giydirmek?”

Yaşayan dili kullandı, güncel hayatta herkesin kullandığı sözcükleri kullandı demek. Olağan olayları, sıradan insanları şiirinin temel direği kıldı demek. ( "Küçük insanları" şiirine konu ettiği de söylendi. Ama bu "küçük insanlar" lafını oldum olası sevmedim. )Olağan olayları, sıradan insanları, güncel dille, keskin mantığıyla ve sonsuz duyarlığıyla oluşturduğu şiirine öylesine yerleştirdi ki, dizeleri yerel ya da ulusal olmaktan çıkıp, evrensel nitelik kazandı.

“Aleyhimde yazılan yazıların, lehimdekilerden fazla olması beni memnun eder.” diyor Orhan Veli Oktay Akbal’a…

Türk şiirine kasket giydiren bu adam için derler ki:

“Dünya şairleri arasına en kolay katılabilecek şairlerimizden biri de Orhan Veli’dir. Rumeli Hisarı’nda yeniden türkü söylemeye başlayan bu garip kişi Türkçeyi insanca söylemesini biliyordu.”

Sabahattin Eyüboğlu

“Okuyun, o şairleri okuyun: yarın herkese uyarak anlayacağınıza şimdi kendiniz keşfedin.”

Nurullah Ataç

“Şimdi size söyleyeyim. Mesela benim bavulumda neler var. Bir defa tabiî Orhan Veli var. Öyle sanıyorum ki Orhan Veli bizim en güzel şairlerimizden biri. Çok genç öldü, yazık oldu ama ölümsüz.”

Nâzım Hikmet

Orhan Veli, hicvi, ironiyi, eleştiriyi şiirine baş tacı etti.

Bir garip Orhan Veli geldi geçti buralardan...

Sayısız şiirleri, saygın kişiliği ile…

Hayatını kendi belirlediği değerler doğrultusunda yaşayan, toprak kadar güçlüydü Orhan Veli…

Orhan Veli’yi 1996’dan beri yürüyerek ananlar var. Taksim’de Atatürk Anıtı’nın önünde başlıyorlar, Aşiyan’da mezarına kadar… Herkes bir şiir kitabı alıyor yanında… Yol boyu şiirler okunuyor…

Bir şiirinde ‘Salon verir, Sokak alırız ‘ diyen şairi böylesi anmanın daha doğru olacağını düşünmüşler.

14 Kasım 1950 yılında vefat ettiğinde, “öldüğünde bile kafiyeyi bırakmadı” dedirtti.

"Neler yapmadık şu vatan için!

Kimimiz öldük;

Kimimiz nutuk söyledik."

“Yüz sene sonra bugünkü dünyadan

Bir tek insan kalmadığı gün,

Sicilya sahillerinde yaşayan balıkçı

Bir yaz sabahı ağlarını atarken denize

Her zamankinden daha geniş gökyüzüne bakıp

Benden bir mısra mırıldanacak şarkı halinde”

Yüz sene sonra Sicilya sahillerinde, Sicilyalı bir balıkçı tarafından okunacağını bilen Orhan Veli'ye, Sabahattin Kudret Aksal bir soru sorar.

Soru şudur:

“Bir ilkçağ ozanı şiirlerini okusun istemez misin?”

Çocukluktan delikanlılığa omuz omuza geçen Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet, Türk şiirini silkelerler. ‘Birinci Yeni’ olarak nitelenen ‘Garip’, Nâzım Hikmet’in ‘835 Satır’ı ile gerçekleşen devrimin yeni bir aşamasıdır; yapmacıklıktan kurtulmaktır, mahcup bir içtenliktir, edadır. “Bize, Garipçilere, ‘gerçeküstücüler’ demişlerdi, değildik ya, varsayalım ki öyle idik, peki, nerde idi bu gerçeküstücülüğün ressamı, sinemacısı, yontucusu?” diye sorsa da Melih Cevdet, gerçeküstücülerin şiirlerinden, manifestolarından yüzeysel etkiler taşır şiirleri.

Türkoloji dünyasında Orhan Veli ve Oktay Rifat hep yan yana anılır. Ama nedense Orhan Veli, Oktay Rıfat’tan hep önde anılır Türk Edebiyatında. Oktay Rıfat’ı akıllarına getirmezler nedense.

(…)“Ama biz gerçeğe olan ilgimizi de yitirmişizdir. Çünkü gerçeğe alışmışızdır. Gerçeğin gündelik düzenini değiştirmek yahut başka bir açıdan bakabilmek elimizde olsaydı, daha çok ilgi duyardık ona. İşte gerçeğin düzeninde yapamayacağımız bu değişikliği, kelimelerin konuşma dilindeki gündelik düzeninde yapmak bize bu açıyı sağlayacak, birbirine yabancı sanılan kelimelerin karşılıklı ışığında gerçek unuttuğumuz yüzüyle çıkacaktır karşımıza." (Perçemli Sokak önsözünden)

(…) Büyük balık küçük balığı yutar demişler/… yemişler / onu sardalyalar düşünsün/sen balık değilsin ki Ahmet

Oktay Rifat roman da yazmış şairlerden. Şaşırtmasın bizi. Onda edebiyat, elbette şiir. Kimileri romanlarını da beğenir, önemser. “Bir Kadının Penceresinden”, “Danaburnu” ve “Bay Lear” da okunmaya değerdir, bir yazı ustasınca yazıldıkları için. Gelgelelim, şiirin, belki bu arada öykünün yanında romanın sanat paydasındaki yerinin büyüklüğünü ölçmeye kalkışabilirsiniz. Bir hikâye anlatma heyecanına kapılan her roman, sanattan çok hayata bükülmeye başlar. Roman ya da öykü yazarınınsa, Oktay Rifat şiiri okumadan masaya oturmaması gerekir.

Orhan Veli ve Oktay Rifat’ın Melih Cevdet’in ile yolları ‘Tohum’ şiiriyle ayrılır. Orhan Veli’nin ilk sözü, “Uzatmışsın” olur. Oktay Rifat, “Yapma Melih, böyle şiir yazma, beraber başladık, beraber devam edelim” dese de Melih Cevdet, “Başkasının aklı ile düşünmek, düşünmekten vazgeçmek demektir. Bizde gerçekten bir bilim ortamı, bilim yaşamı, bilim ahlakı kurulamamıştır. Bilim daha dinle savaşıma girmemiş, onunla sınırlarını kesin olarak çizememiştir. Türkiye’de ileri aydınların bütün çabası bu ortamın kurulmasına yardım düşüncesinde toplanmalıdır. Mistikle yetinen bir toplumuz. Bıktım bu toplumun palavralara, masallara, yalanlara inanmasından.” diyerek zaten çoktan başkaldırmış bir şairdir. Böyle bir şairin en yakın arkadaşlarının bile etkisi altında kalabilmesi pek de mümkün olmaz.

Rivayet odur ki 87 yaşında sonsuzluğa karışan Melih Cevdet, Büyükada’da toprağa verilirken, üç at mezarlığa girip bir yay çizerek dörtnala uzaklaşmıştır.

Belki de o sebeple “Toprağa değiyor yeleleri özgürlüğün”

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, gülümsüyor